26 Aralık 2017 Salı

British Council’ın Yaşama Dair Vakıf(YADA) ve Gelecek Daha Net(GDN) ile işbirliğinin ortaya koyduğu Türkiye’deki gençleri inceleyen raporu inceledim. İlgimi çeken bazı bölümleri direkt olarak alıntıladım ve sizlerle paylaşıyorum. İlginizi çekerse bütün rapora buradan ulaşabilirsiniz. İlginiz için şimdiden teşekkür ederim.


“Gençlerin ailelerinden, ülkelerine ve dış dünyaya kadar içinde yaşadıkları topluluklara karşı hissettikleri aidiyet duygularını tahlil ettiğimizde, bu topluluklara samimi bir bağlılık beslediklerini ama aynı zamanda bu bağlılığın yarattığı sınırları aşmak istediklerini görüyoruz. Gençler kendilerini ailelerine yakın hissediyor, onlarla ortak değerleri ve fikirleri olduğunu söylüyorlar. Fakat diğer yandan, ailelerine kıyasla kendilerinin daha özgürlükçü, açık fikirli, hoşgörülü veya modern olduklarını da belirtiyorlar. Ancak gençler farklılıklarına vurgu yaparak bu farklılıklar üzerinden aileleriyle çatışmaya girmektense, ailelerinin kurallarını ve fikirlerini kendilerince yorumlamayı tercih ediyor; doğrudan yüzleşmeden kaçınarak kendi yaşamlarını kendi kurallarınca yaşamaya çalışıyorlar. Söz konusu ülkeleri olduğu zaman, farklı toplumsal kesimlerden gelen tüm gençler Türkiye'ye belli düzeyde bağlılık duyduklarını, ancak bu bağlılığı bazen bir görev gibi deneyimlediklerini söylüyorlar. Gençler, sorunlarına rağmen Türkiye'yi hala sevdikleri ve saygı duydukları bir yuva olarak görüyor. Diğer yandan, daha iyi fırsatlar yakalamak için en azından bir süreliğine yurtdışına çıkmak istiyorlar." (Next Generation, 2017; 22)

"Gençler yetişkinliğe geçişte birçok zorluk ile karşı karşıya kalıyor. Eğitim sisteminde ve iş piyasası dinamiklerindeki eşitsizlikler, yetişkinliğe geçiş evresinde karşılaşılan sorunları daha da zorlaştırıyor. Uygun sosyal destek ve teşviklerin yokluğundan dolayı gençler geleceklerinin garantisi olarak başta aileler olmak üzere topluluklara güvenmekte." (Next Generation, 2017; 55)

"Neredeyse tüm gençlerin gelecek planlarında evliliğin önemli bir yeri var. Evlilik, ailenin ve düzenin beklentilerini karşılarken aynı zamanda bir yenilik de sunuyor. Bağımsızlık ve güvenlik gibi ihtiyaçları aynı anda karşılayan evlilik; aşık olmak, bir hayat arkadaşına sahip olmak ve sağlam bir gelecek kurmak gibi alışılagelmiş sebeplerle tercih edilirken aynı zamanda gençler, evliliği kendi evlerine sahip olmak, kendi hayallerinin peşinden gitmek ve yaşamlarını kendi tercihlerine göre sürdürmek için bir çıkış stratejisi olarak da görüyorlar. Bu da, evliliğin aileden belli bir derecede bağımsız olma isteğini karşıladığını gösteriyor." (Next Generation, 2017; 48)

Hepimizin, öyle ya da böyle, yukarıdaki tanımlardan birine uyduğumuzu kabul etmesi gerekiyor. Şahsen, kendimi ne kadar "özgür" ve "açık fikirli" olarak tanımlasam da, ailemden biriyle herhangi bir çatışmaya girdiğimde, durumu daha da "büyütmemek" için doğru olduğunu düşündüğüm birçok fikri bastırdım. Ve bu kaygımı, "sizin yanınızda olunca kendimi kısıtlanmış hissediyorum" itirafıyla aktardım. İki taraf için de sağlıklı olanının, birbirimizden bağımsız olmamız gerektiğine karar verecek bir ailem olmasına rağmen, kendimi onlardan koparmadım. 

Herkesin özel bir nedeni var, ailesinden bağımsızlığını koparamaması için. Fakat herkesin nedenlerini genellediğimizde, aileden kopamamanın nedeni, o insanların bizi hiçbir şekilde incitmeyeceğini düşünmemiz. Ya da alternatife (gerçek yaşam) oranla daha iyi bir seçenek olması. Bunun nedeni nedir peki? Elbette, dışarıya karşı hiçbir güvenimizin olmaması. Daha doğrusu, dışarıda hiçbir şekilde bizim güvenimizi kazanacak bir olgunun bulunmaması. Peki bunun sorumlusu kimdir? Burası biraz karmaşık. Fakat bütün politik, sosyolojik ve ideolojik bağlamdan bağımsız olarak konuyu ele alacak olursak, bu olanakları bize sunması gereken kişiler/kurumlar, gerekli planlamaları yapıp politikaları ortaya koyması gereken siyasi bireyler/kurumlar olurdu.

Peki durumu bir de, kendilerini ailelerden koparacak kadar cesaretli olan ya da hiçbir şekilde güvenebileceği bir aileye sahip olmayan bireyler açısından değerlendirelim. Herhangi bir güvenceye sahip olmayan bu insanlar, güven kazandırabilecek kurumların ve bireylerin olmadığı ortamda ne gibi bir yol çizecekler? Bu insanların daha özgür, inandıkları şeylerin peşinden sonuna kadar giden insanlar olabilecekleri gibi, radikal düşüncelere ve kurumlara da kendilerini kaptırabilecek bireyler olma olasılığı çok yüksek. İnsanlar hazır olmadıkları halde, sonrasında pişman olacakları hayat tarzlarına dahil ediyorlar kendilerini. Evlenmek, bu kurumların en basit ve masum olanı. Terör örgütlerine katılan bireylerin geçmişine bakacak olursak, yukarıda tanımlanan insanlardan çok uzak olmayacağı da öngörülebilen bir olasılıktır.

Peki, ortada güvenilecek herhangi bir kurumun ve bireyin olmaması gençleri nasıl etkiliyor? Alıntılıyorum:

"Gençlerden, 1'den 5'e kadar puanların yer aldığı ölçekte, çocuklarının veya kardeşlerinin farklı kimliklerden insanlarla arkadaş olmasını ne derece istediklerini veya yaşadıkları şehri farklı kimliklerden insanların yönetmesini ne derece istediklerini puanlandırmalarını bekledik.
Cevaplar; dindarlar, Kürtler ve Aleviler açısından bu önermeye oldukça açık olduklarını gösteriyor. Bununla birlikte, LGBT bireylerin, Suriyeli mültecilerin ve Müslüman olmayanların, çocuklarının arkadaşı olması veya yaşadıkları şehri yönetmesine daha az istek gösterdiler." (Next Generation, 2017; 62)

"Gençler farklı kimliklerden insanların, yaşadıkları şehri yönetmesi yerine çocukları veya kardeşleriyle arkadaşlık etmesini daha çok tercih ediyor. Bu, yine, gençlerin yetkililere ve kendilerini yöneten kişilere karşı güvensizliklerinin sonucu olabilir." (Next Generation, 2017; 62)

"Gençler kendi kimliklerine dair güçlü duygular besliyorlar, fakat çevrelerinde etnik, dini ve politik kimlikler açısından bir çeşitlilik mevcut. Farklı toplumsal kesimlerden gelen insanlarla tanışmayı seviyorlar ve toplumun kalanına kıyasla daha hoşgörülüler ve farklılıklarla birlikte yaşamaya daha açıklar. Fakat siyasi farklılıkların ilişkilerini olumsuz etkileyebileceğini bildiklerinden, günlük hayatlarında çatışmadan kaçınmak için siyaset konuşmamaya dair bilinçli bir seçim yapıyorlar." (Next Generation, 2017; 75)

Bireyleri ve gençleri, açık fikirli ve hoşgörülü olmadıkları için suçlayabileceğimiz gibi onları bu duruma dahil eden düzeni de eleştirebiliriz ve değiştirebiliriz. Eminim ki, yıllardır ilk yolu hayatımızın birçok alanında deniyoruzdur ve işe yaradığını sanmıyorum. İkinci yol, bu geniş bağlamda, ilerlememiz gereken tek yol olduğunu düşünüyorum.

Ortada herhangi bir güvenin olmadığı düzende, farklılıklara karşı nasıl açık ve meraklı olabiliriz? Meraklı olmadığımız bir ortamda kendimizi nasıl geliştirebiliriz ve daha iyi insanlar haline gelebiliriz? Tek fikirli ve anlayışlı olduğumuzda ne tür radikal yollara dahil oluruz? Çok disiplinli olmak, farklılıklar içerisinde yetişmek artık Batının dayattığı bir olgu değil. Evrenselleşen dünyada, bireyin sağlıklı bir şekilde yaşayabilmesi için bir gereklilik. Bu gerekliliği bize sağlamayan kurumlar ve bireylerden hakkımızı aramamız gerekmez mi?

Çok doğal değil midir; fırsatsız, güvensiz ve farklılıksız insanların hayatlarındaki herhangi bir aksilikte buna neden olduğunu düşündüğü en bariz olguları suçlaması (bu bağlamda Suriyeli mülteciler)? Halbuki iltica her bireyin sahip olması gereken insanlık hakkı değil midir? Bizi bu çeşitlilikteki insanlara karşı karşıya getiren ve bizim onlara karşı (dolayısıyla da onların bize) güven sağlayabileceği bir ortam oluşturmamak, bu düzeni oluşturan suçu değil midir?

Devam edelim ve görelim, bu rapor başka hangi konularda bize bilgi sunuyor:

"Gençlerin eğitime verdiği değerle başarıyı yakalamada "kimleri tanıdığınızın" eğitimden daha önemli olduğu inancı arasındaki çelişkiden iki önemli nokta çıkarabiliriz. Birincisi, gençler iş piyasasındaki deneyimlerine dayanarak, iş bulmada kişisel meziyetlere değil, kişisel bağlantılara öncelik verildiğini düşünüyor. Hava yollarında hostes olmak isteyen bir genç kadın hala işsiz olmasını, nüfuzlu bağlantılarının olmamasına bağlıyor ve bu durumun beklendiği gibi ve olağan olduğunu düşünüyor." (Next Generation, 2017; 42)

Hmm, gözüken o ki, bu düzeni oluşturan kurumlar ve kişiler, adil ve eşit bir ortam da sağlayamamakta ve halihazırda var olan düzeni de denetlemeyerek düzensiz hale gelmesine göz yumuyor gibi. İş bulamamasının nedeninin torpil olduğunu düşünen birey, nasıl olur da eğitime torpilden daha fazla önem verebilir? Neden sonuç ilişkisi çok basit. Çok algısal ortamda yetişmemiş bireylerin bu neden sonuç ilişkisinin dışındaki bir boyutta neden bulması nasıl mümkün olabilir?

Bu felaket düzenin içinde insanların fikirlerini belirtmesi nasıl mümkün olabilir? Gençlerden siyasi düzene dahil olmalarını ve geleceklerini değiştirecek politikalar için adım atması pek mümkün değil.


"Gençler de dünyadaki akranları gibi siyasetten bıkmış durumda. Ulusal ve küresel siyasi karmaşadan yıldıklarını ifade ediyorlar. Bunun sonuçlarından biri de sivil veya siyasi organizasyonlara katılım oranının düşük olması." (Next Generation, 2017; 75)

Fakat bütün bunlara rağmen, hala büyük bir potansitel var bu ülkede. Hala, birçok avantaja sahibiz ve olasılıkları kendi aleyhimize çevirebiliriz.

"Tüm nesillere bakıldığında Türkiye halkının genelde iyimserlik yönünde bir eğilimi olduğu görülüyor. Dünya Mutluluk Raporu'na göre Türkiye, ankete dahil edilen ülkeler arasında orta sıranın üstlerinde yer alıyor (2017'de mutluluk açısından ortalama 5,5 puan ile 155 ülke arasından 69. sırada.)81 TÜİK'in 2016'da yürüttüğü Yaşam Memnuniyet Araştırması'na göre nüfusun yüzde 61'i mutlu olduğunu belirtiyor. Diğer yandan, en yüksek mutluluk düzeyinin, gençler arasında olduğu görülüyor: 18-24 arası yaş grubunun yüzde 65'i." (Next Generation, 2017; 50)

Mutluyuz. Bakın, çok ilginç. Hala mutluyuz. Ne yapabiliriz peki? Radikal adımlar atıp fikirlerimizi ortaya koyduğunuz platformlara katılabiliriz (siyasi partiler, sosyal medya, topluluklar, sivil kuruluşlar) ya da pasif ve mikro düzeyde kendi hayatımızı ve çevremizdekilerin hayatını daha uygun hale getirebiliriz. Olanaklar bizin elimizde. Bu bulguları kullanmak da. Bütün bunların farkına varan bireyler olarak da, bu potansiyelin ve tehlikenin farkına varmamış bireylere bu bulguları aktarmaya çalışabiliriz ve insanlar ile bildiklerimizi paylaşabiliriz. Kendimizi kutuplara dahil etmek ve kutup dışındakileri eleştirmek yerine tartışarak, paylaşarak birbirimizin olanaklarını artırabiliriz. En önemlisi, daha fazla öğrenerek ve birlik olarak, değişimi biz sağlayabiliriz. Sesimizin duyulması gerek, gelecek bizim!

Kaynakça

Next Generation Türkiye. (2017). Retrieved December 26, 2017, from https://www.britishcouncil.org.tr/nextgeneration/turkey?WT.mc_id=NextGen_TW.

22 Eylül 2015 Salı

Kapadokya Bisiklet Festivali

Merhaba,

Geçtiğimiz haftayı çok verimli ve eğlenceli geçirdik Kapadokya Bisiklet Festivali sayesinde. Ürgüp 5 gün boyunca bisiklet severlere ev sahipliği yaptı. Bisiklet Köyü Buluşması, Dağ Bisikleti Etap Yarışları, Veloturk Grand Fondo ve Eleme yarışı olmak üzere farklı zevkte insanların çeşitli etkinliklerle eğlendiği 5 gün geçirdik. Biz de Hacettepe Üniversitesi Bisiklet Topluluğu olarak yarışlara katılmak için oradaydık. Çeşitli sebeplerden ötürü Bisiklet Köyü Buluşması'na katılamadık ve etkinlikte bizi üzen tek olayın bu olduğunu belirtmek isteriz. Çadırlar, bisikletliler, samimiyet, etkinlik alanları...Eminim çocuklar gibi şen olmuştur herkes.

Her zamanki sıradan, kimsenin ne yaptığımızdan haberdar olmadığı bir yarışa katılma havasıyla Ankara'dan çıkıyoruz yola. Ön tekeri çıkarılmış bisikletlerle ve ağzına kadar dolmuş sırt çantalarıyla dolu bagajı ve "Bu gençlik nereye gidiyor acep?" bakışlarıyla dolu otobüste yerlerimizi alıyoruz. Kitap okumanın pek zevk vermediği bu otobüs yolculuğunda da bize ayrılan sınırlı alanda içi tamamen dolu olan çadırda uyku tulumu deneyimini yaşıyoruz.



Bol güneşli ve sıkıcı bir yolculuğun ardından Ürgüp'e yavaş yavaş giriyoruz. Etrafta festival ile ilgili posterler, reklamlar görmeye başlıyoruz ki bu uykumuzun açılmasına ve meraklı gözlerle etrafı izlememize neden oluyor. İlçeye girdikçe nereye bakacağımızı şaşıracak hale geliyoruz. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş sporcuların bisikletlerine mi, şeritlerle belirlenmiş yarış parkurlarına mı, muhteşem manzaraya mı bakmamız gerektiğine karar veremiyoruz. "Eheeehee, nereye geldik ya biz" düşünceleriyle ağzımızın akan suyunu durdurmaya çalışıyoruz.

Otele yerleştikten sonra acıkan karnımızı doyurmak için Ürgüp'ün içinde turlamaya başlıyoruz. Baktığımız her yerde bisikletli ve etkinliğin posterleri. Yıl boyunca bisiklete dair hiçbir şey görmeyen bizler için çok fazla bütün bu görüntü. Şen ediyor oldukça. Yemekten sonra, ertesi günün yarışı olan zamana karşı(XCT) yarışının parkurunu geziyoruz. Dar sokakların içinden ve romantizm havası veren evlerin arasından geçen bu parkurda "Üfff, şurada bassan farkı açarsın." "Şurada düzleşen yolda sıvı ihtiyacını gidermek önemli." "Aha bu inişte düşen çok olur." gibi hesaplar yaparak ilerliyoruz. Karton kolilerle dolu bir odaya bırakılan kedi gibi oraya buraya zıplayıp eğleniyoruz.





Festival boyunca bizi hoşnut eden en büyük olay herkesin bisikletlilere alışkın olması. Yolların ortasında gitmeler, kilitsiz bisikleti oraya buraya bırakmalar... Bütün ilçe festival için gelmiş insanlarla doluydu. 5 gün boyunca her yer bize aitmiş gibi öz güvenle yaşadık.

Festivalin ikinci gününde Eleme yarışında yerlerimizi alıyoruz. Pek bir hedefimizin olmadığı bu yarış öncesinde kaldırım taşlarının üzerinde oturup Fabrice Mels'in hareketlerini izlemekle geçirdik. Ankara'ya döndüğümüzde denge odaklı antrenmanları arttırma planları yaptık. Başarılı olmayacağını bilerek. Hedefimizin olmadığını içten bir şekilde bütün takım arkadaşlarımıza söylemiştik ama bir arkadaşımız yarışı bir başka boyuta taşıyarak Fabrice Mels ile yarışma haddine girdi. İlk defa bir yarışta yer alan arkadaşımızın için unutulmaz bir anı olmuş olsa gerek. Yarış sonrası neler hissettiğini sorduğumuzda şu yanıtı aldık : "Gayet güzel koşuydu, bu kadar yabancı atleti bir arada görmek güzel. Katıldığım en iyi yarışlardan biri diyebilirim, herkese bol şanlar." (tekrar belirtelim, ilk yarışıydı)




Etap Yarışlarının ilk günü Noktadan Noktaya(XCP) yarışı için başlangıç sıralamasını belirleyecek olan Bireysel Zamana Karşı(XCT) yarışı bizi karşılıyor. Bol yokuşların, teknik inişlerin ve atak çekmek için bolca alanın olduğu zevkli bir parkurdu. Takım arkadaşlarımız parkurdan o kadar zevk almış ki sağda solda zıplayarak uçtuklarını gördük(küçük kazalar geçirdiler). Yarışın en zevkli kısımlarından biriyse bitiş çizgisi öncesinde karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanlara hakemlerin tezahürat etmesiydi. Federasyon hakemlerimiz düdükleri ve çığlıklarıyla parkuru sürekli temizlemeye çalıştılar. İşlerini bu derece aşırı ciddiye almaları takdire şayandı.

(XCT yarışından)

Yarış sonrasında karnımızı doyurur doyurmaz Göreme turuna çıkıyoruz. Bilindik sıkıcı ana yolu kullanmak yerine XCP yarışının bir kısmının buradan da geçmesi nedeniyle Kızıl Vadi tarafından Göreme Tarihi Milli Parkı'na giriyoruz. Vadi girişindeki teknik çıkışları görünce şaşıp kalıyoruz. İnişlerin bile zar zor mümkün olabileceği bu kayalıkları çıkmanın planlarını yapıyoruz. Bir başka zorlu ve eğlenceli bir parkurun bizi beklediğinden emin olarak yolumuza devam ediyoruz. Milli Park'a doğru ilerlerken bazı inişlerde sorunlar yaşıyoruz. Zeminin aşırı kumlu olmasından dolayı oldukça yavaş ilerliyoruz. Bu konuda şunu söylemek gerekir ki, yarış için ülke sınırları içerisinde düzenlenebilecek en ilginç yerlerden biri Kapadokya. Diğer yarışlardan farklı bir zemin, farklı bir atmosfer, farklı bir deneyim. Kesinlikle özel bir yer. Milli Park'taki elmalarla biraz beslendikten sonra dönüş yoluna çıkıyoruz.

Ürgüp'ün merkezine girer girmez makarna partisi çılgınlığını görüyoruz. Festival için gelmiş yüzlerce insan masalarda açık büfenin tadını çıkarıyordu. Yoldan yeni gelmiş bir bisikletçiye, hatta 8 bisikletçiye en iyi ne teklif edilebilir ? YEMEK. Kayıt sırasında bize verilmiş olan biletlerle alana giriş yapıp karnımızı bir güzel doyuruyoruz. Sonrasında içtiğimiz çaylar ve kahvelerle iyice mayışıyoruz. Saat ilerlemeye, alan boşalmaya başlarken iki adet spot ışığının usulca kenarda durduğunu fark ediyoruz. Bir kaç arkadaş toplanıp ışıklarla eğlenmek üzere canlanıyoruz. Biz çocuklar için sunmuş olduğunuz yemekler ve eğlence alanı için organizatörlere teşekkür ediyoruz.





Yorgun ve tok biçimde otelimize döndüğümüzde ilginç bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Ertesi gün gerçekleşecek olan Veloturk Grand Fondo yarışı için gelen bisiklettaşlarımız otelin bize ayırmış olduğu bahçede bisiklet kurulumu yapıyordu. Bahçe duvarlara yerleştirilmiş bisikletlerle doluydu. Sağda solda HER YERDE bisiklet görüyorduk, manyakça bir şeydi bu. Kapadokya, where the çocukluk hayali comes true.



Ertesi gün XCP yarışı başlamadan önce Grand Fondo yarışına katılmış olan bir arkadaşımızdan haber alıyoruz. Dişlilerinin yetmediği, aşırı yokuşlu bir yarış geçirmiş olduğunu ve yarışı 10 km kala bıraktığını söylüyor. Her alanda zorlandığımız bu yarışlar nedeniyle moraller düşüyor. Ancak topluluk başkanımızın göstermiş olduğu performans aksini keyfimizi yerine getiriyor. İlk grupla beraber gelen başgan yüzlerimizi güldürüyor. Suluğunu değiştirip, gaz verip gönderiyoruz. Yarış bitiminde görüyoruz ki hayatının en iyi performansını vermiş bu yarışta. Ertesi gün gerçekleşecek Olimpik Dağ Bisikleti Yarışı için büyük avantaj.

(Noktadan noktaya yarışında epey yorulmuş bir Yalçın.)

Her yerimizin ağrıdığı, vücudun iyi bir masaja ihtiyaç doğduğu yeni bir güne uyanıyoruz. XCT yarışının yokuş kısmının da dahil olduğu bu parkurda geçmiş günlerin yorgunluğu yüzünden kötü bir performans gösteriyoruz. Format ve İsrail Milli Takımı'ndaki gibi fena halde gaz veren teknik ekip yoksunluğu da kötü sonuç elde etmemize neden oluyor.

Genel sıralamada yüzlerimizin gülmediği ancak 4 gün boyunca muhteşem eğlendiğimiz, deneyimlediğimiz bir etkinliği geride bırakıyoruz. İlk defa katılmış olduğumuz bu festivalden haddinden karlı çıkıyoruz (Sporcularımıza organizatörler tarafından verilmiş suluklar ve tişörtler de dahil) ve gelecek senelerde de katılma hayali kuruyoruz.





Emeği geçmiş herkese teşekkür ederiz !

Grand Fondo yarışına katılmış arkadaşımız Orcan Karaca'nın kamerasından yarış : 
https://www.youtube.com/watch?v=WZzEwFs4Dlw&feature=youtu.be
https://www.youtube.com/watch?v=WIfXN3ziNMY&feature=youtu.be

XCE yarışından ve XCP yarışı antrenmanından videolar : 
https://www.youtube.com/watch?v=X2Hm6EouB_I&feature=youtu.be
https://www.youtube.com/watch?v=K9neKGJR73U&feature=youtu.be


15 Şubat 2015 Pazar

Sonsuzluğa Giden Yapı: Gelecek İçin Bir Belgesel

"Into Eternity: A Film for the Future" adlı belgeseli var. Belgesel günümüz nükleer atıkların depolanması ve geleceği hakkında bilgi vermekle beraber inanılmaz teoriler uydurmamıza neden oluyor.

Genel olarak Onkalo'daki "kalıcı" nükleer atık depolaması hakkında bilgi veren bir belgesel. İnsanların bu depoyu kurmaktaki amacı deponun sonsuza kadar güvenli kalmasını sağlamak ve evrene zarar vermesini engellemek. Ancak yönetmen, felsefi ve tarihi referanslarla bilgiyi birleştirerek bizi bir meditasyona sokuyor. 100 000 yıl(piramitlerin şu ana kadarki varlığının yaklaşık olarak 23 katı) sürmesi hayal edilen bu atık deposun geleceği hakkında çeşitli teorilere yer veriyor belgesel. Ve bu noktada izleyici gelecek hayat hakkında çeşitli tasarımlarla, fikirlerle dolmaya başlıyor.

Gelecek hakkında hiç kimse hiçbir şey bilmiyor. Gelecek asla tahmin edilemez ve kurulamaz. Bu belirsizlik belgeseldeki felsefi teorilerin temel taşı oluyor. 100 000 yıl sonra insanoğlunun sonu gelmiş olacak mı ? Ne tür varlıklar var olacak ? Var olan varlıklar bu çöplük hakkında bilgi sahibi olacak mı ? Konuşabilecekler mi ? İletişim kurabilecekler mi ? Tabii bu soruların hepsi evrenin var olma olasılığı üzerine oluşuyor.

Ben, bilinen en zeki türün ürünü, olarak düşünmeye başlıyorum. Geçmişimize dönüp baktığımızda gelecek hakkında akıl almaz teorilere yer vermeye gerek kalmıyor. Tahmin edilebilir oluyor her şey. Bizler de miladını tamamlaması gereken bir başka türleriz. Belli bir geçmişe kadar biliyoruz, sınırlı bir şekilde yaşıyoruz ve geleceği tahmin hiçbir şekilde edemiyoruz. Bu nedenle bütün evrenin "insan" üzerine var olduğunu ve insanoğlunun yok oluşuyla biteceğini varsaymak en büyük aptallıkmış gibi geliyor. Zira yeterince "zeki" değiliz. İstediğimiz kadar dünyayı ve doğayı yönettiğimizi zannedelim. İstediğimiz kadar yapmış olduğumuz kötülüklerin, gelişmenin, teknolojinin doğaya zarar verdiğini düşünelim. Bu sadece ilerleyen zamanın gerekli olan bir eylemi.

Bizler sadece bir şeyiz. Yapmış olduğunuz hiçbir şeyin önemi yok. Hiçbir şey yeterince kalıcı olmayacak. O yüzden çok önemliymişiz gibi davranmayı bırakıp türümüzün sonunu getirecek zamanı bekleyelim.

Düşündükçe çok daha farklı yerlere gidiyorum. Keşke her birini kontrol edebilip yazabilecek hale getirsem. Üzgünüm yeterince dolu ve yeni olmayan bir yazıyla zamanınızı çaldığım için. Ancak lütfen, yapacak daha iyi bir işiniz yoksa bu belgeseli izleyin. Umarım sizin de yeni fikirlere, teorilere sahip olmanızı sağlar.

Belgeselin Türkiye'de satışı yok, o yüzden Torrent kullanmanızı öneririm.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Bağlanma Arayışı İçince Olmak

    Hayatının nasıl bu kadar boktan olduğu gelmişti yine aklına her gün olduğu gibi. Hayatının gerçekten boktan ibaret olduğunu düşünüyordu. Aylardır bu düşünce aklından çıkmıyordu. Geçen süre içerisinde her gün hayatında yeni bir şeylerden nefret ediyordu. Bunun böyle gitmeyeceğini biliyordu. Hayatına bir dönüm noktası geleceğini biliyordu. Ancak ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu. Sadece bekliyordu. Gerçek anlamda bir şey ifade etmeyen şeylere yüklüyordu hayatını. Zamana. Beklemek onun için en uygun yol olarak gözüküyordu. Karşısına neyin çıkmasını istediğini bilmeden. Bunun için bir şey yapmadan. Yeni bir insanla tanışıp ona aşık olmayı mı bekliyordu ? Yoksa yeni kurallar ve toplumsal değerlere inanarak bambaşka bir hayat biçimine girmeyi mi bekliyordu ? Yoksa hayattan zevkini çoktan almış, ölmeyi mi bekliyordu ? Bunun gibi düşüncelerle kafasını yoruyordu. Her ne kadar birinci soru ona komik gelse ve kabul etmese de durum öyleydi. Hayatına yön verecek bir insan bekliyordu o. Aslında bunu o da biliyordu ancak sürekli hayatında başka sorunların olduğunu inandırmaya çalışıyordu kendini. Hayatının boktan olmasının sebebini bir insanın eksikliğine bağlayamıyordu. Başka düşüncelerle aklını kurcalıyordu. Bu nedenle her geçen gün daha büyük bir girdaba giriyordu.

    Yine bu tür düşüncelerle kafasını yorduğu bir geceydi. Bir zamanlar kısa aralıklarla ve gerçekten zevk alarak içtiği sigarası öylece acı çekerek yanıyordu. İçerideki duman onu yahudi kasabası bulmuş naziler gibi sarmıştı. Dudakları dumanı çıkarmak için açtığı pencerelerden gelen soğuk yüzünden çatlamıştı. Burnunu hissetmiyordu artık. Gözleri duman yüzünden kızarmıştı. İçerisi rüzgar yüzünden uçuşan sigara külleriyle doluydu. Aklında "Ne yapmalıyım ?" sorusu vardı. Cevapları oldukça fazlaydı ve bu cevaplar onu 8 saat uyanık olduğu bu boş gününde bile onu yormuştu. Yine bekliyordu. Hayatına anlam yüklediği zaman, 1 mbit internet ile video yüklercesine yavaş akıyordu.
 Bu sırada, bir süre kendisinin muhabbeti belki de dedikodusunun geçtiği ortamdan bir telefon geliyor. Bir zamanlar kendini soyutlamış olduğu bu topluluğa bir anlığına cazip bakıyor çünkü günlerdir kendini eve kapatmıştı. Hemen bir duman bile çekilmemiş olan yarım sigarasını söndürüp hazırlanmaya başlıyor. Biraz önce bulunmuş olduğu sefil halinden, düşüncelerinden çıkıyor. Biraz kafa dağıtmanın iyi olacağı düşüncesiyle hiçbir umut olmadan yola koyuluyor.
    
    Vardığında muhabbet oldukça kaynıyor idi. Kahkahalar, sahip oldukları dertlerini belli etmeyecek şekilde uçuşuyordu. Ortama düşünmeden bakacak olursak oldukça iyiydi. Bir an bu sıcak ortama girmenin kötü olacağı düşüncesi kapladı aklını ve öz güvensiz bir şekilde kendisini muhabbet yüzünden fark etmeyen arkadaşlarına selam verdi. Kendisini arayan arkadaşı hemen muhabbet sıcaklığıyla kucaklayarak karşıladı. Mekan oldukça dar olduğu için diğerleri açısından böyle bir karşılama alamadı ki bu onun için hiç sorun değildi. Çünkü zamanında gerçekten çok görüşüyorlar idi ve bu buluşma onun için monoton bir yenilikten farklı değildi. Kucaklamayla karşılayan arkadaşı söze hemen günlerdir görüşemediklerinden ve yokluğunun hissedildiğinden bahsederek başladı. Bu sözler onun bir kaç günlük yalnızlığı nedeniyle zedelenen egosunu biraz da olsa tatmin etmişti. Birkaç saat önceki sefil hali hiç olmamış gibi geçiştirici, yapmacık cevaplar verirken arkadaşı sözünü hemen kesti. Kendisine birisiyle tanıştırması gerektiğini söyledi ve o sırada telefonla uğraşmakta olan kızı işaret etti. Kız, hafif makyajıyla gerçekten göz alıcıydı. Kalın alt dudakları yeni yıkanmış kiraz gibi parlıyordu. Dudaklarının ruj mu yoksa gerçekten bu kadar güzel tonda kırmızı olduğunu ayırt etmek çok zordu. Az makyaj ile gerçekmiş gibi duruyorlardı. İnce çenesi ve ona uyan yanakları burnuyla mükemmel bir iletişim içindeydi.  Kız hemen başından beri bu konuşmayı beklemiyormuşcasına kafasını kaldırarak çok güzel bir gülümsemeyle merhabasını dile getiriyor. Bu güzellik karşısında gerçekten etkilenmişti. Çok daha artan öz güven eksikliğiyle yapmacık bir gülümsemeyle karşılık verdi. Muhabbet hemen kucaklayan arkadaş tarafından devam ettiriliyor. Kız, telefonla uğraşmaya devam ediyor. Kucaklayan arkadaş ise o sırada kendisine bir şeyler anlatıyordu. Anlattıklarına pek kulak veremiyordu çünkü biraz önce tanışma sırasında aldığı 5 saniyelik anıyı aklında canlandırıyordu. Gerçekten bu kadar güzel bir kız mıydı ? Yoksa aklı onu yanıltıp, yalan bir 5 saniyeyi canlandırıyor muydu ? Tekrar bakamayacak kadar çok konuşuyordu arkadaşı. Neyse ki bir 5 saniye daha bakmayı başarabiliyor. Hayır, bu kız gerçekten güzeldi. Aylardır içinde olduğu yalnızlığının yanılgısına düştüğünü düşündü bir an. Hayır. Tekrar hayır. Bu kız çok güzeldi. Aklında hemen o kızın bu boktan hayatına son verecek kişi olduğu düşünceleri belirdi. Üzerinde hayaller kurmaya başladı. Yalnızlığın verdiği etkiyle olmuş olsa gerek ki gerçekten çok uçmuştu. Hayır, hayır diye geçirdi içinden. Tanıştığı her kişiye bir anlam yüklememeliydi. Hem kızı daha tanımıyordu bile. Ama gerçekten çok etkilenmişti ve birilerine anlam yüklemek istiyordu artık. Bağlanmak istiyordu. Kurbanını seçmişti. Hayalleri çoktan uçup gitmişti. Her şey için çok geçti.
 
    İlerleyen saatlerde arkadaşı heyecanlı muhabbetine az da olsa son veriyor. O sıralarda kızımız da telefonla işine son vermiş ara ara muhabbete katılıyordu. Hayallerine o kadar çok kaptırmış olsa gerek ki kızın anlam ifade etmeyen her sözüne hayran kalıyordu. Bu hayranlığı ortam tarafından fark ediliyor olsa gerek ki yavaş yavaş ortamdan sıvışıp onları yalnız bırakma isteği duyuyor herkeste. Kim bilir belki de planlanmıştı bu durum. Açıkçası böyle olması gerçekten onu mutlu etti. Çünkü aradığı buydu.
 
    Zaman geçtikçe ortamdan herkes bir bir döküldü ve masada sadece kendisi, kız ve kucaklayan arkadaşı kaldı. Soğuyan muhabbetin de etkisiyle kucaklayan arkadaş gitmesi gerektiğini söylüyor. Kız bu eylemle birlikte heyecanlanıyor ve o da gitmesi gerektiğini söylüyor. Yalnız kalmak istemediğini anlıyor hemen. Ses tonundaki heyecanı yüzünden aynı hayalleri onun da kendisine karşı kurmuş olabileceğini düşünüyor. Çok uçukça bir düşünce olabilir ama kim bilir ? Ya öyleyse ? Bu tür düşüncelerde yarar var. Aksi halde çok daha acınası bir duruma düşebilir. Kucaklayan arkadaş bu sefer veda amaçlı tekrar kucaklıyor kendisini ve arayı açmamak istediğini, tekrar sık sık buluşmak istediğini söylüyor. Bu geceden memnun kalmış olacak ki gerçek bir mutlulukla olumlu bir cevap veriyor. Kıza dönüp, tanışmaktan çok memnun olduğunu ve yakın zamanda buluşup daha fazla konuşmak istediğini dile getiriyor. Kız tanışma sırasındaki tatlı gülümsemesiyle "Elbette !" cevabını veriyor. Bu cevaba ve o gülümsemeyle uçuyor kahramanımız. Bütün gece kurmuş olduğu hayallerin gerçek olabilme ihtimali onu deli mutlu ediyor. Bu mutlulukla yağmur ve karın henüz etki etmediği soğuk sokaklara dalarak ortamdan ayrılıyor.
 
   Bu gecenin onun için bir dönüm noktası olduğunu düşünüyor. Kızla doğru düzgün konuşamamışken bile çok çocuksu beklentiler içerisine giriyor. Sonrası için planlar yapıyor. Açıkçası komik hale geliyor kahramınımız. Ama durum değişebilir. Hayalleri gerçek olabilir. Mutlu olabilir. Artık hayatı boktan olmayacaktı. Zamana bırakmayacaktı. Karşısına birisi çıkmıştı ve onun için uğraşacaktı. Bir kişiyle birlikte aklında oluşturduğu bütün problemlere, sorulara çözüm getirecekti. Kahramanımız mutlu olmak için ilerleyecekti.





  Efendim fark etmiş olduğunuzu tahmin ederek çok boktan bir yazı yazdığımı söylüyorum. Açıkçası hiçbir şey anlam ifade etmiyor. Bir şeyler çıkarmaya çalışmayın buradan. Deli boş bir yazı bu. Amacım betimlemelerimi geliştirmek ve kurgu hikayelerime yenisi katmaktı. Oldu mu bilmiyorum. Olmuştur herhalde. İleride daha iyi kurgular, betimlemeler ve amaçlarla zamanınızı alacağım. Alırım herhalde.Bilmiyorum ya. Üşenmezsem alırım. Yok yok alırım.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Toplum Çifti

      Tamamenmenmen hayalyalyal ürünüdürdürdür(yankıyla hayali canlandırdım maşallah).


      Her şey o kadar güzel başlamıştı ki. Birbirlerine o kadar nazik, sevecen, aşkla yaklaşıyorlardı ki gözleriniz dolardı. Gel gelelim ki son zamanlarda kadınının yaptığı her hareket erkeğinin çilesi haline gelmişti. Kadınının mutluluğu, hassaslığı, sinirlenmesi bir gram umrunda değildi erkeğin. Erkek kendi huzurunu, rahatlığını düşünüyordu. Ulan ibneler halbuki çok güzel başlamışlardı ilişkiye. Tek istedikleri toplumun öngördüğü çerçeve içerisinde cinsel ihtiyaçlarını karşılayabilmekti. Sırf bunun için sürekli birbirlerine iyi, nazik, sevecen davrandılar. Ahh yavrularım benim. Kim bilebilirdi böyle olabileceğini ? Kimse. Ama artık ikisi biliyordu. İlişkiler konusunda level atlamışlardı. Karşı cinsi kendilerince daha iyi tanıyorlardı artık. Toplumun öngördüğü şekilde dışarıya hala iyi davranmaya çalışıyorlardı ama durum öyle değildi. Birbirlerinin seks ihtiyaçlarını karşılayamacak kadar sabır kalmamıştı hiçbirinde. İki taraf da birbirinden nefret ediyordu. Birinin artık bu ilişkiye bir dur demesi gerekiyordu. "Artık bu ilişkiye bir dur". İki taraf da birbirinden bekliyordu bu duru. Birbirlerinden nefret etmelerine karşın hala birbirlerinden toplum açısından alabilecekleri vardı. Toplum için çıkıyorlardı. Toplum için. Toplum. Toplu. Topl...Öhöm... Haydi bu durum çerçevesinde birbirlerine nasıl davrandıklarını yaşadıklarıyla ortaya çıkartalım.
  Birlikte yalnız vakit geçirdiklerinde kavga etmeye dayanamadıkları için artık kalabalık ortamlarda buluşuluyordu. Ortak arkadaşların hepsi çağrılmıştı. Ortam kalabalıktı. Bu ortamda da "ilişki" diyemeyeceğimiz birliktelikler vardı. Ama konumuz onlar değil. Konumuz basitleşmiş ev sahibi  çift. Ortam gayet dağınıktı. Herkes kafasına estiği şekilde davranıyordu. Birbirleri arasında gruplaşmış küçük karınca grupları vardı. 2'li 3'lü gruplar kendi aralarında sohbet içindelerdi. Sohbetin gerektirdiği gazla sigara yakılmaya karar verildi ortamda. Ev sahibi çiftten kadın olan itiraz etti. Alerjisi olduğunu söyleyerek dışarda içmelerini ya da içmemelerini önerdi. Dışarıda içmek gayet cazip geldi insancıklara. İtiraz etmeden gittiler. Ev sahibi çiftin erkek olanı hiç beklemeden sigara içmek için gruplaşan heyete katıldı. Heyet mutfak penceresinden içeriye 1 gram duman girmeyecek şekilde pencereden sarkarak içmek zorundaydılar.  Kadının uyarıları sayesinde arada bir kurala uygun şekilde içen heyet sohbetin getirdiği samimiyetle kuralı sürekli bozuyorlardı. Kadın sürekli heyeti uyarmaktan çok erkeğinin üzerine gitmeyi uygun gördü. Heyetin kurala uyması için ricada bulunan kadın erkeğinin ne olacak sankisiyle karşılaşıyor. Sinirlenen kadın üzerine gitmeye tam karar vermişken erkek tamam uyarırım geçiştirmesiyle karşılık veriyor. FATALITY ! Tartışma şimdilik bitmişti. Sigarada tat bırakmayan kadın erkeğin daha çok gaza gelmesiyle birer sigara daha yakılıyor. İçin amk sömürün sigaraları kafasında erkek. Ortalık House Fighters'a dönmüştü. Ne kadının alerjisi kadının umrunda ne de erkeğin. Alerji artık tamamen bahane. Önemli olan erkeğin mi kadının mı üstün geleceği. Kadın daha sinirli bir şekilde uyarıya geliyor. Bu sefer erkeğinin üzerine değil heyetin üzerine gidiyor. Erkeğini küçük düşürecek şekilde heyete kızıyor. Erkek durur mu ? Hooop yapıştırmış cevabı. "Aşkım iki dakika sigara zevki bırakmadın be" diye karşılık veriyor. Karşılıklı cevaplar geliyor. Tek tek cevap yazmak yerine sonuçları söyleyeceğim. Erkek mi kazanacak kadın mı ? Ulan yazarken ben bile heyecanlandım. Uzun süren tartışma sonucu toplumun da verdiği gazla birbirlerine katlanamama durumlarını yavaş yavaş açığa vuruyorlardı ki toplum araya giriyor. Tartışmanın gereksiz olduğunu hatırlatarak, birbirlerini üzmemeleri gerektiğini söylüyor. Taraflar tekrar yumuşuyor. Toplum için tekrar mutlu çift oluyorlar. Sarılıyorlar ve "gelin bu kavgalara bir dur" diyorlar. Durum çözülmemiş halde bir kez daha erteleniyor. Ve toplum kazanıyor.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

A tour from Bakkal

 Merhaba sayin okuyan. Bugun evde kalip, sehri bisikletle gezmek istedim. Normalde videoya cekip isi eglenceli hale getirmeye calisacaktim ama kameranin video opsiyonu yokmus. Bu yuzden hareket halinde cektigim bir kac fotografi koyuyorum. Blogumu daha iyi bir hale getirmeye, blog olmasini saglamaya calisiyorum. Simdilik baslangic, bunlarin devami gelecek. Gidilecek cok bir yer yoktu ve cekilecek bir sey de. Elimdeki kameranin fazla profesyonel olmadigini hatirlatarak fotograflarin azligi, basarizligi ve sadeligi icin ozur dilerim. Bu yazinin bir ozelligi yok. Sadece fotograf var. Buyrunuz ifenim


















6 Haziran 2012 Çarşamba

Ailenin akıllısı olmak

 14 yaşındaydım. Herkesin benden beklentisi yüksekti. Herkesten önce okumayı, yazmayı ve yürümeyi öğrenmiştim. Bunlar yetmezmiş gibi sürekli yeni şeyler, başarılar bekliyorlardı benden. Benim başarılarımla herkes mutlu oluyordu. Ailem gurur duyuyordu kendilerinden böyle güzel bir çocuğu doğurdukları için. Bana soracak olursanız gerçekten mutluydum. İlgi odağı olmak, başkaları tarafından kıskanılmak hoşuma gidiyordu. Yaşıtlarımın benle arkadaşlık kurmak için yarışa girmesi hoştu. Bütün kızların bana ait olması cennet hissi yaşattırıyordu.
 Bütün bunların yanında yaşıma göre iyi İngilizce biliyordum. Yurt dışında yaşayan amcamın oğluyla karşılaştırılacak kadar iyiydim çevremin gözümde(İngilizce olom boru değil.). Karnemin de iyi olması nedeniyle ve İngilizce'yi daha iyi konuşabilmem için yurt dışına gönderiliyorum. Küçük olmam nedeniyle babamın sürekli hostese beni koruması, bakması konusunda yalvarıyordu(ya da tavlamaya çalışıyordu, kaçırdım orasını). Uçak bir çok insan çeşidini barındırıyordu. Kahkaha atmanın bokunu çıkaranlarla, kitap okuyan entellerle, uçakla yolculuk yaptığı için rahat olamayan teyzelerle doluydu bu uçak. Herkesin uğraşacak bir şeyleri vardı. Benim ise yanımda sadece gitarım vardı. Uğraşmak için uygun değildi. Açtığım zaman bütün gözlerin bana çevrileceğini ve benden harikalar yaratmam için insanların beklentiler içerisine gireceğini biliyordum. Aynı zamanda gürültüden rahatsız olan teyzeler de olacaktı.
 Uçak kalkmak üzereydi. Babamın yalvardığı hostes, yolcuların bir şey rica edip etmediğini yapmacık bir gülümsemeyle soruyordu. Sıra bana geldiğinde mutluluktan uçacakmış gibi güldü. "Bir şey ister misin küçük bey ?" gibi küçük olduğumu belirtecek şeyler söylüyor, onun beni sevdiğini düşüneceğim şeylerden kaçınıyordu. Hoş bir kadındı bu hostes. Uygun bir görüntüm olsa kaçırmazdım. Kalın dudaklarını açığa çıkartacak keskin bir surat ve dikkatleri üstüne çeken küçük ama estetik bir burnu vardı. Herkes gibi ona yavşayan sıradan bir erkek olmak istemiyordum. Cool takılıyordum. Çünkü ben her şeyi yapabilirdim.
 Dikkat çektiğimi düşündüğüm bir yolculuğum sonunda amcamın oğluyla karşılaşıyorum. Çok iğrenç bir amca oğlu ama bu. Ne pis, ne yapmacık. Giyimi sıradan değildi. Dikkat çekiyordu. Zincirli, gözlüklü şeyler giyerek kendini genç göstermeye çalışıyordu. Beni görünce yapmacık bir sevinçle bana doğru koştu ve beni kucaklıdı.  "hehehe naber ufaklık ? nasıl gidiyor ?" gibisinden sorular soruyordu. Her sorusuna klasik bir cevapla karşılık veriyordum. Yanında bir o kadar pis bir kadın vardı. Amca oğlunun karısı. Hiçbir şeyden memnun olmayan, aile ortamlarında millete tip tip bakarak nefret ettiğini belli eden, dışa dönük, çevresi geniş bir kadındı bu. Bana "merhaba" demekle yetindi. Ben de öyle. Amcamın yol boyunca yaptığı sıkıcı sorular ve mutlu görünme çabaları beni çıldırtmıştı. Aslında kısa süren ama bana yıllarmış gibi gelen yolculuğun ardından bana verilen odama yerleşiyorum. Oda yarım kalmış bir çocuk odası gibiydi. Zamanında çocuk yapmayı düşünmüşler ama cinsiyeti önceden bilemeyecekleri ve henüz hazır olmadıkları için yapımından vazgeçilen bir odaydı bu.
 Akşam yemeğinde herkesle tanışabilmem için büyük bir sofra hazırlanıyor. Yengemin(amca oğlunun karısı diye uzatmak istemiyorum) yabancı babası, iş arkadaşları ve amca oğlunun en iyi arkadaşlarından oluşan arkadaş topluluğu bir sofradaydı. Muhabbet benim dışımda her şekilde, herkeste dönüyordu. Ben ise buraya niye geldiğimi düşünmekle ve yemek yemekle meşguldüm. Bu halimi gören yenge babası gerçekten sevecen bir şekilde benimle konuşmaya başlıyor. İngilizce düzeyime tam uygun sorular soruyordu. Zorlanmadan sorulara cevaplar veriyordum ki bu benim hoşuma gidiyordu. Arada konuşmamıza kulak asan amca oğlu masayı susturarak benden gitar çalmamı istiyor. Şaşırmıyorum bu teklife ama şaşırmış gibi davranıyorum. Utanıyorum. Yine başarılı ve ilgi odağı çocuk olmuştum. Kaçamazdım bu zevkten. Tamam diyip alıyorum elime gitarı. Masayı şenlendirecek şeyler çalmamı istiyorlardı benden. Her ne kadar çok şey kaçırsam da kimse bunu farketmiyor, ayakta oynuyorlardı. Yenge babası eğlenmiş halde alkışla destek veriyordu bütün bu görüntüye. Yenge ise aynı memnuniyetsizlikle bir bana bakıyor, bir eğlenen insanlara bakıyor. Birden "Yeter artık çok oynadınız oturun da yemeğinizi yiyin. Başım şişti ayol" diyip herkesi sakinleştiriyor. Elimde gitarla sap gibi kalıyorum. Bir kez daha nefret ediyordum o kadından.
  1 hafta kalıyorum bu sıkıcı yerde. İngilizce'yi geliştirmeden, yengemden tekrar nefret ederek dönüyorum ülkeme. Beni büyük sevinçle karşılıyorlar. Google Translate'den öğrendiği saçma sapan sorularla aksansız bir şekilde soru yağmurunda tutuyor babam. Elimdeki çantamı uzatıp "hadi eve gidelim" diyorum.

 Tamamen hayal gücümün bir eseridir efenim. Hiçbir gerçeklik yoktur yazıda.